Hukukta Suç-Ceza Dengesi – Prof. Dr. Ramazan Altıntaş


“Kısa olan dünya hayatında işlenen suçlara nasıl olur da ahirette sonsuz ceza verilebilir?” sorusuna hukuk sistemlerindeki “el-cezâü min cinsi’l-amel/ceza amelin cinsindendir” ilkesine göre cevaplar verilebilir. Herkesçe malumdur ki hem İlahi ve hem de beşeri hukukta bazı suçlar vardır ki, cezası suçun cinsine göre az ya da çok olabilmektedir. Eğer suçluya verilen ceza denk ve tutarlı değilse, kamu vicdanı yaralanmakla kalmaz, adalet kurumlarına güven sarsılır. O zaman herkes suçluyu kendisi cezalandırmaya kalkar ki, bu taktirde de toplum düzeninde asayiş bozulur ve kaos çıkar. Onun için hukukta suç-ceza dengesi iyi kurulmalıdır. Faraza, nasıl ki bir dilim baklava çalan bir gence yirmi yıl hapis cezası verilince vicdanlar kanarsa, hunharca ve kasıtlı olarak bir kadını öldüren kimseye de iki yıl ceza verildiğinde yine vicdanlar kanar. Onun için her suça hak ettiği ceza hakkaniyet ölçüleri içerisinde verilmelidir. Ancak o zaman kamu vicdanı rahatlar ve hukuka duyulan güven artar. Bundan da toplumsal barış fayda görür. İşte bunun gibi bazen paraya çevrilen cezalar vardır, bazen kısa süreli cezalar, kimi zaman da müebbet cezalar vardır. Müebbet cezaların içinde casusluk ve ihanet gibi devlete karşı işlenen suçlar sayılabilir. Örneğin, vatana ihanetin cezası bunlardan birisidir. Bu örneklerde de görüldüğü gibi, suçun cinsine göre cezalar da değişmektedir.

Diğer taraftan İslam’da iman-amel münasebetleri açısından “azabın ebediliği” sorunu ele alınabilir. İslam itikadına göre, bir kimse Yüce Allah’ın katından gelen ilahi buyruklara yürekten iman ettiği halde tembelliğinden ya da nefsine yenik düştüğünden dolayı salih amelleri terk etse, iman dairesinin dışına çıkmaz. Böyle bir kimse günahkâr mü’min olarak tanımlanır. Eğer Allah Teâla, günahkâr mü’minlerin günahlarını bu dünyada bağışlamazsa, ahirette cehennem ile cezalandırabilir. Çükü O, dilediğini yapar, dilediğine hükmeder. Sonuçları bakımından iyilik yaptığı halde, Allah’ı ve O’ndan gelen ilahi emirleri inkâr eden bir kimsenin durumu farklıdır. Yüce Allah âdil-i mutlaktır. O’ndan asla zulüm sadır olmaz. Çünkü O, dünyanın Rahman’ı, ahretin de Rahîm’idir. Dünya hayatında İlahi lütfu umumi manada Rahmân isminin bir gereği olarak mü’minlere ve kâfirlere şamilken, ahrette ise, bağış ve acımayı Rahîm isminin bir gereği olarak sadece mü’minlere tahsis etmiştir. Gerçekten Allah, Rahmân’dır. Çünkü O, bu dünyada rızık vermek konusunda iyilere de günahkârlara da ayırım yapmadan merhametle muamele etmektedir. O kullarına karşı asla haksızlık yapmaz. Çalışan herkese, hiçbir ayrım yapmadan karşılığını tam olarak vereceğini beyan etmiştir: “İnsan için ancak çalıştığı vardır” (Bkz. Necm 53/39). Yüce Allah’ın bu dünyada mü’min ve kâfir ayırımı yapmadan her hastaya şifa vermesi; bütün kullarına bela ve musibetler karşısında merhametle davranması, imtihanın anlamlı olabilmesi yolunda tüm kullarına fiilerini özgür iradeleriyle yapma gücü ve kudreti tanıması; damaklara lezzet, burunlara koku algılama, kulaklara sesleri duyma imkânı, gözlere görme idraki vermesi, Rahmân sıfatının tecellisinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla inkarcılar da bu dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılığını tam olarak alacaklardır. Şurası bir gerçektir ki, inkarcıların yaptıkları iyilikler onları ebedi azaptan kurtaramayacaktır. Nitekim Hz. Peygamber’in amcası Ebu Talip hayatı boyunca yeğenini himaye etmesine rağmen O’na ve O’nun getirdiklerine iman etmediği için cehennemde ebedi olarak azap çekecektir. Onunla ilgili olarak bir rivayette şöyle buyrulmuştur: “Cehennemliklerin azap itibari ile en ehveni Ebû Talib’dir. O dahi (ateşten) iki ayakkabı giyecek, onlardan beyni kaynayacaktır.” (Müslim İman 363).

İslam inancında inkar, insanın kendisine yaptığı en büyük zulümdür. Yeryüzünde canlı-cansız bütün varlıklar Yüce Allah’ı tesbih etmekte ve O’na boyun eğmektedirler. (Bkz. İsra 17/44: Saff 61/1). Bu âlemde her bir varlığın Allah’a iba¬det şekli farklı farklıdır. “Görmedin mi göklerde ve yerde olan kimse¬ler, kanatlarını çırparak uçan kuşlar, Allah’ı tesbih ederler. Her biri kendi duâsını ve tesbihini bilmiştir.” (Nûr 24/41). Yeryüzü, gökyüzü, bütün canlı (hayvanât) ve cansız varlıklar “teshir”, insanlarsa kendi “ihtiyari/özgür” iradeleriyle Allah’ı söz ve davranış plânında “zikir” fiiline katılmaktadırlar. İbadette secde eden insanla, kainatın hareketi arasında bir uyum vardır. İşte bütün bu varlıkların en şereflisi olarak yaratılan, akıl ve anlama gücü verilen, sayısız nimetlerle donatılan Rabbini tanıma konusunda birçok hidayet vesilesi emrine sunulan insan, bütün bu imkanlara rağmen, hala nankörlük yapıyor ve yaratıcısını tanımıyorsa elbette ebedi azapta kalmayı hak etmiştir.



Source link

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*